Birçok kullanıcı SSD satın alırken yalnızca okuma ve yazma hızlarına bakar. Ancak SSD'nin gerçek performansını belirleyen en önemli bileşenlerden biri de DRAM Cache'tir.
DRAM Cache, SSD denetleyicisinin (Controller) hızlı bir şekilde erişebileceği geçici bir bellek alanıdır. İşletim sistemindeki RAM ile karıştırılmamalıdır; bu bellek doğrudan SSD'nin üzerinde bulunur ve yalnızca SSD tarafından kullanılır.
Temel görevi, verilerin kendisini depolamak değil, SSD'nin çalışmasını hızlandıran bilgileri saklamaktır.
SSD içerisindeki milyarlarca bellek hücresinin nerede bulunduğunu kontrol eden büyük bir adresleme tablosu vardır. Buna Flash Translation Layer (FTL) adı verilir.
İşletim sistemi bir dosya istediğinde SSD önce bu tablodan dosyanın hangi NAND hücrelerinde bulunduğunu öğrenir, ardından veriyi okur.
Eğer bu harita DRAM üzerinde tutuluyorsa denetleyici istediği bilgiye çok hızlı ulaşabilir.
Sonuç olarak:
Dosyalara erişim hızlanır.
Rastgele okuma ve yazma performansı artar.
Gecikmeler azalır.
SSD üzerindeki işlem yükü düşer.
DRAM bulunmayan modellerde FTL haritası NAND Flash üzerinde tutulur.
Bu durumda SSD, adres bilgisini bulabilmek için önce NAND'dan veri okumak zorunda kalır.
Bu işlem çok küçük görünse de saniyede binlerce kez tekrarlandığında performans farkı hissedilebilir.
Özellikle:
Windows açılışı
Program yüklemeleri
Çok sayıda küçük dosya işlemi
Yazılım geliştirme
Sanal makineler
gibi senaryolarda DRAM'li SSD'ler belirgin avantaj sağlayabilir.
Hayır.
Bu, SSD'lerle ilgili en yaygın yanlış inanışlardan biridir.
Yeni nesil kontrolcüler oldukça gelişmiştir ve birçok DRAM'siz SSD günlük kullanımda beklenenden çok daha iyi performans gösterebilir.
İnternette yalnızca "DRAM yok, alınmaz." şeklindeki yorumlar teknik açıdan doğru değildir.
Asıl belirleyici olan SSD'nin genel tasarımıdır.
HMB, Host Memory Buffer ifadesinin kısaltmasıdır.
Bu teknoloji sayesinde SSD, kendi üzerinde DRAM bulunmasa bile bilgisayarın sistem belleğinden küçük bir alan kullanabilir.
Bu alan FTL haritasının bir bölümünü saklamak için değerlendirilir.
Sonuç olarak:
Adresleme işlemleri hızlanır.
Rastgele erişim performansı iyileşir.
DRAM'siz SSD'lerin dezavantajı önemli ölçüde azalır.
Bazı kullanıcılar HMB'nin yüzlerce megabayt RAM kullandığını düşünür.
Gerçekte kullanılan alan oldukça küçüktür.
Çoğu SSD yalnızca birkaç on megabayt sistem belleği kullanır.
Bu nedenle HMB'nin bilgisayar performansına olumsuz etkisi yok denecek kadar azdır.
Hayır.
HMB başarılı bir teknolojidir ancak fiziksel DRAM Cache ile aynı değildir.
Çünkü sistem RAM'ine ulaşmak için PCI Express veri yolu kullanılır.
SSD üzerindeki gerçek DRAM ise doğrudan denetleyiciye bağlıdır.
Bu nedenle gecikme süreleri farklıdır.
Yoğun iş yüklerinde DRAM Cache hâlâ daha yüksek performans sunabilir.
Çoğu oyuncu için fark oldukça küçüktür.
Oyun açılış sürelerinde birkaç saniyelik farklılık görülebilir ancak oyun başladıktan sonraki FPS üzerinde doğrudan etkisi yoktur.
Modern oyunlarda yükleme sürelerini belirleyen unsurlar arasında:
SSD denetleyicisi
NAND kalitesi
DirectStorage desteği
Oyun motoru
DRAM'den daha belirleyici olabilir.
Uzun süreli veri yazılırken SSD'nin:
DRAM Cache yapısı
SLC Cache kapasitesi
NAND türü
Kontrolcü performansı
birlikte devreye girer.
İyi tasarlanmış DRAM'li SSD'ler uzun süre yüksek hızlarını koruyabilir.
Bazı giriş seviyesi DRAM'siz modellerde ise önbellek dolduktan sonra yazma hızı belirgin şekilde düşebilir.
Hayır.
Bu da sık yapılan bir yanlıştır.
Bir SSD'nin üzerinde DRAM bulunması onun mutlaka kaliteli olduğu anlamına gelmez.
Aşağıdaki bileşenler de en az DRAM kadar önemlidir:
Controller
Firmware
NAND üreticisi
ECC algoritmaları
Termal tasarım
Yazılım optimizasyonu
Kalitesiz bileşenlerle üretilmiş DRAM'li bir SSD, iyi tasarlanmış DRAM'siz bir modelden daha kötü performans gösterebilir.
Teknik servise gelen SSD arızalarında performans sorununun nedeni çoğu zaman DRAM eksikliği değildir.
Performans düşüşüne neden olabilecek birçok farklı etken vardır.
Örneğin:
NAND'ın doluluk oranının artması
Firmware hataları
Aşırı sıcaklık
TRIM'in çalışmaması
NAND yıpranması
SLC önbelleğinin sürekli dolması
Bu nedenle yalnızca "DRAM yok" diyerek SSD'nin yavaş olduğunu söylemek doğru bir değerlendirme değildir.
DRAM Cache bulunan SSD'ler özellikle şu kullanıcılar için avantaj sağlar:
Video düzenleme yapanlar
Yazılım geliştiriciler
Sanal makine kullananlar
Büyük projelerle çalışanlar
Sürekli yüksek miktarda veri yazanlar
Profesyonel iş istasyonları
Günlük kullanımda birçok kullanıcı DRAM eksikliğini fark etmeyebilir.
Örneğin:
İnternet kullanımı
Office uygulamaları
Film izleme
Ders çalışmak
Hafif oyunlar
Günlük bilgisayar kullanımı
için kaliteli bir HMB destekli DRAM'siz SSD yeterli olabilir.
Teknik serviste en sık karşılaşılan yanlışlardan biri, SSD seçiminde yalnızca "DRAM var mı?" sorusuna odaklanılmasıdır.
Aslında bir SSD'nin karakterini belirleyen tek bileşen DRAM değildir. Aynı şekilde yalnızca okuma-yazma hızlarına bakmak da yanıltıcı olabilir.
Bir SSD değerlendirilirken şu bileşenlerin tamamı birlikte düşünülmelidir:
Denetleyici (Controller)
NAND Flash kalitesi
DRAM veya HMB desteği
Firmware optimizasyonu
SLC Cache yapısı
TBW değeri
Garanti süresi
İyi tasarlanmış bir SSD, tek bir özelliğiyle değil bu bileşenlerin uyumlu çalışmasıyla uzun ömürlü ve yüksek performanslı olur.
DRAM Cache, SSD'nin adresleme işlemlerini hızlandırarak özellikle rastgele okuma ve yazma performansına katkı sağlayan önemli bir bileşendir. HMB teknolojisi sayesinde DRAM'siz SSD'ler geçmişe göre çok daha başarılı hale gelmiş olsa da, yoğun iş yüklerinde fiziksel DRAM Cache hâlâ önemli avantajlar sunmaktadır.
SSD satın alırken yalnızca "DRAM var" veya "DRAM yok" şeklinde karar vermek yerine, denetleyici, NAND kalitesi, firmware, önbellek yapısı ve üreticinin sunduğu teknik özellikler birlikte değerlendirilmelidir. Böylece kullanım amacına uygun ve uzun yıllar sorunsuz hizmet verecek bir SSD seçmek mümkün olur.
SSD'nin kapasitesini belirleyen asıl yapı NAND Flash bellektir. Verilerin kalıcı olarak saklandığı hücreler burada bulunur. Ancak bütün NAND bellekler aynı şekilde çalışmaz.
Bir hücrenin içine ne kadar fazla veri sığdırılırsa üretici aynı fiziksel alandan daha yüksek kapasite elde edebilir. Bunun karşılığında hücrenin okunması ve yazılması daha karmaşık hale gelir.
Bu nedenle NAND teknolojisinde temel bir denge vardır:
Daha fazla bit = daha yüksek kapasite ve daha düşük maliyet, ancak hücre başına daha fazla hassasiyet.
Günümüzde karşılaşabileceğimiz temel NAND türleri SLC, MLC, TLC, QLC ve geleceğe yönelik olarak PLC'dir.
SLC (Single-Level Cell), her hücrede yalnızca 1 bit veri saklar.
Bu yapı oldukça basittir. Hücrenin iki farklı durumu bulunabildiği için kontrolcü veriyi hızlı ve güvenilir şekilde okuyabilir.
SLC'nin avantajları:
Çok yüksek yazma dayanıklılığı
Düşük gecikme
Yüksek yazma performansı
Hücrelerin daha az yıpranması
Hata yönetiminin daha kolay olması
Dezavantajı ise kapasite başına maliyetinin çok yüksek olmasıdır.
Bu nedenle günümüzde normal masaüstü bilgisayarlarda kullanılan SSD'lerde gerçek SLC NAND görmek oldukça sıra dışıdır. Daha çok özel amaçlı ve yüksek dayanıklılık gerektiren sistemlerde kullanılır.
MLC (Multi-Level Cell), bir hücreye 2 bit veri kaydeder.
SLC'ye göre aynı fiziksel alanda iki kat daha fazla veri depolanabilir. Bunun karşılığında hücrenin birden fazla voltaj seviyesini ayırt etmesi gerekir.
Bu yapı uzun yıllar yüksek performanslı SSD'lerde kullanıldı.
Ancak günümüzde tüketici SSD pazarında gerçek MLC NAND'ın yerini büyük ölçüde TLC aldı.
Burada önemli bir ayrıntı var:
"MLC" ile "3-bit MLC" gibi pazarlama ifadelerini birbirine karıştırmamak gerekir.
Teknik olarak 3 bit hücre TLC'dir. Üreticinin ürün sayfasındaki ifadeye değil, kullanılan NAND'ın gerçek hücre yapısına bakmak gerekir.
TLC (Triple-Level Cell), her hücrede 3 bit veri saklar.
Bugünkü tüketici SSD'lerinin önemli bölümünün TLC kullanmasının nedeni fiyat, kapasite, performans ve dayanıklılık arasında oldukça başarılı bir denge sağlamasıdır.
İyi bir TLC SSD:
İşletim sistemi için
Oyun bilgisayarı için
İş istasyonu için
Ofis bilgisayarı için
Günlük yoğun kullanım için
uzun süre kullanılabilir.
Ancak burada kritik bir nokta vardır:
Bir SSD'nin TLC olması tek başına kaliteli olduğu anlamına gelmez.
Aynı TLC NAND farklı SSD'lerde tamamen farklı sonuçlar verebilir. Kullanılan kontrolcü, firmware, DRAM yapısı, hata düzeltme sistemi, NAND'ın kalitesi ve SSD'nin termal tasarımı sonucu doğrudan etkiler.
QLC (Quad-Level Cell), her hücreye 4 bit veri kaydeder.
Üretici açısından büyük avantajı, aynı NAND alanından daha yüksek kapasite elde edebilmesidir. Bu da özellikle 2 TB, 4 TB ve üzerindeki SSD'lerin daha uygun fiyatlara sunulmasını mümkün hale getirir.
Ancak hücreye daha fazla veri sıkıştırıldıkça kontrolcünün ayırt etmesi gereken durumların sayısı artar.
Bunun sonucunda özellikle uzun süreli yazma işlemlerinde bazı QLC SSD'lerde performans ciddi şekilde düşebilir.
Birçok modern SSD, NAND'ın tamamını doğrudan QLC olarak kullanmak yerine belirli bir alanı geçici olarak SLC modunda çalıştırır.
Örneğin büyük bir dosya SSD'ye kopyalanırken ilk bölüm oldukça yüksek hızda yazılabilir. Ancak SLC önbelleği dolduğunda SSD'nin gerçek QLC yazma hızına düşmesi mümkündür.
Bu nedenle bir SSD'nin kutusunda gördüğünüz:
"7.000 MB/s yazma"
değerinin uzun süreli ve kesintisiz yazma performansı olduğunu düşünmek doğru değildir.
SSD incelemelerinde sustained write yani uzun süreli yazma performansına ayrıca bakılması gerekir.
PLC (Penta-Level Cell), bir hücrede 5 bit veri saklamayı hedefleyen NAND teknolojisidir.
Buradaki amaç daha az fiziksel NAND alanıyla daha yüksek kapasite elde etmektir.
Ancak hücre başına depolanan veri miktarı arttıkça hücredeki elektrik seviyelerini doğru şekilde ayırt etmek daha zor hale gelir.
Bu nedenle PLC'nin yaygınlaşmasıyla birlikte:
Daha gelişmiş ECC
Daha gelişmiş LDPC
Daha iyi firmware
Daha gelişmiş NAND kontrolcüleri
daha önemli hale gelecektir.
PLC'nin tüketici SSD'lerinde yaygınlaşması durumunda yüksek kapasite başına maliyet avantajının daha da artması beklenmektedir.
Burada önemli olan nokta sadece hücre başına kaç bit depolandığı değildir.
Bir SSD'yi değerlendirirken NAND ile birlikte şu parçaların tamamına bakmak gerekir:
NAND Flash → Controller → Firmware → DRAM/HMB → ECC/LDPC → SLC Cache
Bu zincirin herhangi bir bölümü zayıfsa SSD'nin gerçek kullanım performansı beklenenden kötü olabilir.
Örneğin aynı TLC NAND'ı kullanan iki SSD'nin:
Kontrolcüsü farklı olabilir.
Firmware'i farklı olabilir.
DRAM kullanımı farklı olabilir.
SLC cache kapasitesi farklı olabilir.
TBW değeri farklı olabilir.
Termal davranışı farklı olabilir.
Dolayısıyla yalnızca "Bu SSD TLC" demek teknik olarak yeterli bir değerlendirme değildir.
Burada sık yapılan bir başka hata da 3D NAND ile TLC/QLC kavramlarının birbirinin alternatifi sanılmasıdır.
Bunlar farklı özellikleri ifade eder.
3D NAND, hücrelerin fiziksel olarak katmanlar halinde üst üste yerleştirilmesini anlatır.
TLC, QLC ve diğer ifadeler ise bir hücrenin kaç bit veri sakladığını anlatır.
Dolayısıyla bir SSD:
3D TLC NAND
veya
3D QLC NAND
kullanabilir.
Örneğin NAND üretim teknolojisi 3D olabilirken hücre yapısı TLC olabilir. Bunları ayrı ayrı değerlendirmek gerekir.
3D NAND'ın gelişmesiyle üreticiler hücreleri yatay olarak büyütmek yerine dikey olarak üst üste yerleştirmeye başladı.
Bu yaklaşım sayesinde NAND üreticileri:
Daha yüksek kapasite
Daha düşük bit başına maliyet
Daha iyi enerji verimliliği
Daha yüksek depolama yoğunluğu
elde edebildi.
Ancak yalnızca "kaç katmanlı" olduğuna bakarak NAND'ın kalitesi hakkında kesin karar vermek de doğru değildir.
Aynı katman sayısına sahip NAND'lar farklı nesillere ve farklı üretim süreçlerine ait olabilir.
NAND hücreleri sonsuz sayıda yazma ve silme işlemine dayanmaz.
Her hücrenin belirli bir P/E (Program/Erase) ömrü vardır.
Bir hücreye veri yazılması ve daha sonra silinmesi bir P/E döngüsü olarak değerlendirilir.
Ancak burada SSD'nin kullanım ömrünü doğrudan:
"Bu NAND 1.000 P/E yapıyor, SSD 1.000 kez yazılabilir."
şeklinde hesaplamak yanlış olur.
Çünkü SSD içerisinde Wear Leveling mekanizması bulunur.
Bu sistem yazma işlemlerini NAND hücrelerine mümkün olduğunca dengeli dağıtmaya çalışır.
SSD üreticileri dayanıklılığı kullanıcı açısından daha anlaşılır hale getirmek için genellikle TBW (Total Bytes Written) değerini verir.
Örneğin bir SSD'nin TBW değeri:
600 TBW
ise üretici belirli test koşulları altında SSD'nin toplam yazılabilir veri miktarı için bu değeri belirtmektedir.
Ancak TBW bir "600 TB yazınca kesin bozulur" sınırı değildir.
Bir SSD:
Daha uzun süre çalışabilir.
Daha erken sorun çıkarabilir.
Kullanım şekline göre farklı davranabilir.
Bu nedenle TBW'yi garanti edilen maksimum fiziksel ömür gibi değerlendirmemek gerekir.
SSD arızalarında yalnızca NAND türüne bakarak teşhis koymak doğru değildir.
Aynı belirti:
NAND arızasından
Controller arızasından
Firmware probleminden
Güç devresinden
NAND bağlantısından
Aşırı sıcaklıktan
kaynaklanabilir.
Özellikle SSD'nin BIOS'ta veya işletim sisteminde görünmemesi doğrudan NAND'ın bozulduğu anlamına gelmez.
Kontrolcü çalışmıyorsa NAND sağlam olsa bile SSD sistem tarafından tanınmayabilir.
Bu nedenle SSD tamirinde NAND türünden önce güç hatları, controller ve firmware durumu değerlendirilmelidir.
Bu sorunun tek bir cevabı yoktur.
Eğer amaç maksimum dayanıklılık ve sürekli yazma performansıysa SLC ve kaliteli MLC teknolojileri avantajlıdır.
Ancak normal kullanıcı için gerçek hayattaki en dengeli seçenek çoğunlukla kaliteli TLC NAND kullanan bir SSD'dir.
QLC ise kötü bir teknoloji değildir. Asıl kullanım amacına göre değerlendirilmelidir.
Örneğin 4 TB QLC SSD'yi büyük bir oyun ve medya arşivi için kullanmak mantıklı olabilir. Buna karşılık her gün yüzlerce GB veri yazılan profesyonel bir iş istasyonunda aynı SSD'yi tercih etmek doğru seçim olmayabilir.
Buradaki önemli nokta şudur:
SSD seçiminde NAND türü tek başına karar kriteri değildir.
Controller, NAND üreticisi, firmware, DRAM/HMB yapısı, TBW, garanti süresi ve uzun süreli yazma performansı birlikte değerlendirilmelidir.
NAND Flash teknolojilerindeki SLC, MLC, TLC, QLC ve PLC ifadeleri, bir hücre içerisinde kaç bit veri saklandığını gösterir. Hücre başına daha fazla bit eklemek depolama yoğunluğunu artırırken hücrelerin yönetilmesini daha karmaşık hale getirir.
Günümüzde tüketici SSD'leri açısından TLC, performans ve dayanıklılık arasında güçlü bir denge sunmaktadır. QLC ise özellikle yüksek kapasiteyi daha düşük maliyetle isteyen kullanıcılar için mantıklı olabilir.
Ancak bir SSD'yi değerlendirirken yalnızca NAND türüne bakmak yeterli değildir. Controller, firmware, NAND kalitesi, DRAM veya HMB kullanımı, ECC sistemi, SLC cache, TBW ve termal tasarım birlikte incelenmelidir.
Bu nedenle SSD satın alırken kutunun üzerinde yalnızca "TLC" veya "QLC" yazmasına bakmak yerine, SSD'nin tamamının teknik özelliklerini değerlendirmek gerekir.
Bilgisayarın güç düğmesine bastığınızda ilk çalışan şey Windows değildir. İşletim sistemi yüklenmeden önce anakart üzerinde bulunan özel bir yazılım devreye girer. Bu yazılım donanımları kontrol eder, işlemciyi başlatır, RAM'i test eder ve işletim sisteminin açılmasını sağlar.
Eskiden bu görevi BIOS üstlenirken, günümüzde neredeyse tüm yeni bilgisayarlarda UEFI kullanılmaktadır. Buna rağmen birçok kullanıcı hâlâ BIOS, UEFI ve Legacy kavramlarını birbirine karıştırmaktadır.
BIOS, Basic Input/Output System kelimelerinin kısaltmasıdır.
Yaklaşık 40 yıl boyunca bilgisayarların standart başlangıç sistemi olarak kullanılmıştır.
Görevleri şunlardır:
İşlemciyi başlatmak
RAM'i kontrol etmek
Ekran kartını tanımak
Depolama aygıtlarını algılamak
İşletim sistemini başlatmak
Bilgisayar açıldığında duyulan kısa "bip" sesleri de BIOS tarafından oluşturulur.
O dönem için oldukça başarılı olan BIOS, gelişen donanımlarla birlikte bazı sınırlamalara sahip olmaya başladı.
Bilgisayar teknolojisi geliştikçe;
Disk kapasiteleri büyüdü.
İşletim sistemleri karmaşıklaştı.
Güvenlik ihtiyaçları arttı.
Daha hızlı açılış süreleri istenmeye başladı.
Ancak klasik BIOS bunların tamamına ayak uyduramıyordu.
Örneğin BIOS'un kullandığı MBR disk yapısı 2 TB'tan büyük diskleri tam kapasiteyle kullanamıyordu.
Bu nedenle yeni bir standart geliştirildi.
UEFI (Unified Extensible Firmware Interface), klasik BIOS'un yerini alan yeni nesil sistem yazılımıdır.
Aslında yaptığı iş yine aynıdır.
Bilgisayarı başlatır.
Donanımları kontrol eder.
İşletim sistemini çalıştırır.
Ancak bunu çok daha modern yöntemlerle gerçekleştirir.
UEFI'nin sağladığı önemli avantajlardan bazıları şunlardır:
Çok büyük diskleri destekler.
GPT bölüm yapısıyla çalışabilir.
Grafik arayüz sunabilir.
Fare desteği bulunur.
Secure Boot teknolojisini destekler.
Daha hızlı açılış sağlayabilir.
Daha gelişmiş donanımları tanıyabilir.
Bugün satılan neredeyse tüm anakartlarda UEFI kullanılmaktadır.
Legacy aslında ayrı bir sistem değildir.
UEFI'nin içerisinde bulunan eski BIOS uyumluluk modudur.
Bazı eski işletim sistemleri ve eski donanımlar UEFI ile çalışamadığı için anakart üreticileri geriye dönük uyumluluk amacıyla Legacy (veya CSM) modunu eklemiştir.
Legacy etkinleştirildiğinde anakart eski BIOS gibi davranır.
Günümüzde Legacy kullanımına çok nadiren ihtiyaç duyulur.
Örneğin;
Windows XP kurulacaksa
Windows 7'nin bazı eski sürümleri kullanılacaksa
UEFI desteği olmayan eski donanımlar kullanılacaksa
Eski bakım ve kurtarma yazılımları çalıştırılacaksa
Legacy modu gerekebilir.
Modern bilgisayarlarda ise önerilen seçenek UEFI'dir.
BIOS, genellikle MBR (Master Boot Record) disk yapısını kullanır.
UEFI ise GPT (GUID Partition Table) ile çalışacak şekilde tasarlanmıştır.
Bu nedenle günümüzde en doğru yapılandırma:
UEFI + GPT
şeklindedir.
Her ne kadar bazı özel durumlarda farklı kombinasyonlar mümkün olsa da yeni sistemlerde önerilen yapı budur.
Secure Boot, UEFI'nin en önemli güvenlik özelliklerinden biridir.
Bilgisayar açılırken yalnızca güvenilir ve dijital olarak imzalanmış önyükleme yazılımlarının çalışmasına izin verir.
Böylece açılış sırasında çalışan zararlı yazılımların sisteme yerleşmesi büyük ölçüde engellenir.
Windows 11'in resmi sistem gereksinimleri arasında Secure Boot desteği de bulunmaktadır.
CSM (Compatibility Support Module), UEFI'nin Legacy uyumluluk katmanıdır.
CSM etkin olduğunda bilgisayar eski BIOS sistemlerine uyum sağlayabilir.
Ancak bunun bazı dezavantajları vardır.
Bazı anakartlarda CSM açık olduğunda:
Secure Boot kullanılamaz.
GPT yerine MBR tercih edilir.
Windows 11 kurulumu sorun çıkarabilir.
Açılış süresi uzayabilir.
Bu nedenle ihtiyaç yoksa CSM'nin kapalı olması önerilir.
Tek başına UEFI bilgisayarı mucizevi şekilde hızlandırmaz.
Ancak donanım başlatma işlemlerini daha verimli gerçekleştirdiği için açılış süresi klasik BIOS'a göre daha kısa olabilir.
Burada SSD'nin hızı, anakartın yapısı ve işletim sistemi de önemli rol oynar.
Bunu öğrenmek oldukça kolaydır.
Windows'ta:
Win + R tuşlarına basın.
msinfo32
komutunu çalıştırın.
Açılan Sistem Bilgisi penceresinde BIOS Modu satırına bakın.
Burada;
UEFI
veya
Eski (Legacy)
ifadelerinden biri görünür.
Evet.
Çoğu durumda Windows'u yeniden kurmadan da geçiş yapılabilir.
Microsoft'un geliştirdiği MBR2GPT aracı, uygun disklerde MBR bölüm yapısını GPT'ye dönüştürebilir.
Ancak işlem öncesinde mutlaka veri yedeği alınmalıdır.
Dönüşüm tamamlandıktan sonra BIOS ayarlarından önyükleme modu UEFI olarak değiştirilmelidir.
Teknik servise gelen bilgisayarlarda UEFI ve Legacy ile ilgili birçok yanlış yapılandırmayla karşılaşabiliyoruz.
En sık görülen hatalar şunlardır:
GPT diske Legacy modunda kurulum yapılmaya çalışılması.
MBR diskte UEFI modunun zorlanması.
Windows 11 kurulumu öncesinde CSM'nin kapatılmaması.
Secure Boot'un gereksiz yere devre dışı bırakılması.
BIOS güncellemesi sonrasında önyükleme modunun değişmesi nedeniyle sistemin açılmaması.
Bu tür durumlarda kullanıcılar çoğu zaman SSD'nin veya işletim sisteminin bozulduğunu düşünse de sorun genellikle yalnızca yanlış önyükleme ayarlarından kaynaklanır.
Bilgisayar açılmıyorsa bunun nedeni her zaman arızalı bir SSD veya bozuk Windows değildir.
BIOS güncellemesi, CMOS pilinin çıkarılması veya varsayılan ayarların yüklenmesi sonrasında anakartın önyükleme modu değişebilir.
Örneğin daha önce UEFI + GPT ile çalışan bir sistem, ayarlar sıfırlandıktan sonra Legacy moduna geçtiğinde işletim sistemi bulunamıyormuş gibi görünebilir.
Bu nedenle format atmadan veya donanım değişikliğine gitmeden önce BIOS'taki Boot Mode, CSM, Secure Boot ve disk yapısının kontrol edilmesi birçok sorunu birkaç dakika içinde çözebilir.
BIOS, bilgisayarların uzun yıllar kullanılan klasik başlangıç sistemidir. Günümüzde ise yerini daha güvenli, daha esnek ve daha gelişmiş özellikler sunan UEFI almıştır. Legacy modu yalnızca eski sistemlerle uyumluluk sağlamak amacıyla kullanılmaktadır.
Yeni bir bilgisayar kurarken veya Windows 11 yüklerken en doğru yapılandırma UEFI + GPT + Secure Boot kombinasyonudur. Eğer sistem açılmıyor veya kurulum sırasında hata veriyorsa, donanım arızası düşünülmeden önce BIOS ayarlarının ve önyükleme modunun kontrol edilmesi büyük önem taşır.